Sözünözü


  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Özel Arama
Sınav efsaneleri Yazdır E-posta
“Bir arkadaşım anlattı, onun da başka bir arkadaşının başına gelmiş”... Böyle bir şey yok tabii, şehir efsaneleri büyük oranda kimseciklerin başına gelmiyor ama ilk uyduran eğlenceli biriyse, bir de arkadaştan arkadaşa seyahati uzun zamandır gerçekleşiyorsa, yani içine giderek daha fazla malzeme eklendiyse, tadından yenmiyor. Gerçek olması kimin umurunda, bu kulaktan kulağa hikâyeleri çoğu zaman gerçek olamayacak kadar eğlenceli. Genellikle kaynağı Amerika olan şehir efsanelerinin okul hayatıyla ilgili olanlarını kurcalıyoruz.

Tabii Amerika’daki okul hayatı bizimkinden daha şenlikli geçiyor. Üstüne bir de bizdeki gibi disiplin saplantısı olmaması eklenince, öğretmenini mosmor eden ukala öğrencilerin, sınavda uygulanan devrimci kopya metotları hikâyelerinin ardı arkası kesilmiyor.

Patlak lastik hadisesini hepiniz biliyor olmalısınız, belki de bilmediğiniz bunun tamamen gerçek oluşu. Hikâye şöyle; Duke Üniversitesi'nde kimya dersi, milyonlarca yıldan beri Profesör Jim Bonk tarafından verilirmiş. Derslerinde çok iyi olan iki öğrenci, Pazartesi yapılacak finali biraz sermeye karar vermişler ve Virginia’daki bir partiye gitmişler. Ancak o kadar sarhoş olmuşlar ki uyanamamışlar ve finali kaçırmışlar. Prof. Bonk’a lastikleri patladığı için gelemediklerini söyleyip ertesi güne telafi sınavı almışlar. Bizimkiler ayrı odalara alınmış ve sınavın 95 puanlık sorusu da “hangi lastik patladı” imiş. Bu efsanenin, iki yerine dört öğrencili, tembel öğrencili, sınavın unutulduğu versiyonları var. Prof. James K. Bonk gerçekten de Duke’de profesörmüş ve bu olay gerçekten yaşanmış. Bay Bonk hikâyenin yayıldığını fark etmiş ama sosyal bir deney olacağını düşünüp müdahale etmemiş. Hikâyede itiraz ettiği tek şey de milyonlarca yıldır değil, sadece 45 yıldır kimya dersi vermesi!

İlk duyuluşu 1960’lara giden bir efsane ile başlayalım. İsminin Joe olduğunu varsayacağımız dostumuz sınav sırasında takılıp kalmış, soruyu bir türlü cevaplayamıyormuş. Sanki cevabı sığdıramamış gibi bir kâğıt daha çıkarıp annesine mektup yazmaya başlamış. Mektupta sınavını bitirdiğini, kalan zamanını da sevgili annesine yazarak değerlendirmeye karar verdiğini, daha önce yazamadığı için üzgün olduğunu ama bu sınava hazırlanmaktan başını kaldıramadığını, öğretmeninin çok iyi bir insan olduğunu ama mükemelliyetçi yanıyla onları zorladığını yazmış, mektubu da sınav cevaplarını toplayan öğretmene vermiş. Sınav sonrası cevapların yazılı olduğu kâğıdı Boston’daki annesine gönderen Joe’nun artık yapması gereken tek şey, öğretmeninin annesini aramasını ve sınav kâğıdının yollanmasını istemesini beklemek olmuş.

Eğlenceli ama gerçek olmayan bir başka kopya hikâyesi de şöyle. “Open book” denilen kitaba bakılmasına izin verilen türden bir testten önce profesör “sınıfa getirebildiğiniz her şeye izin var” demiş. Şamatacı öğrencilerden biri de bizim “deve güreşi pozisyonu” dediğimiz şekilde sınıfa taşıdığı mezun bir öğrenciyle sınıfa girmiş ve sınavı geçmiş. Gerçek olamayacak kadar mükemmel bir hikâye.

Sınav hikâyeleri anlatıyorsak “tek cevaplık mükemmel kâğıtlar” mitini es geçemeyiz. Anormal hocalar ve onların anormal öğrencilerinin başrolü kaptığı ve sonuçta mutlaka tam puan alınan bu efsaneler gerçek olmasa bile, o öğrencilerin yerine kendimizi koyduğumuzda egomuzu parlatıyor. Bu efsanelerin en ünlüsü “Risk nedir” diye soran ekonomi profesörüne sadece “Risk budur” yazılı bir kâğıt veren öğrencininki. “Cesaret nedir” sorusuna sadece “Budur” yazan kâğıdı veren öğrenci de bu hikâyenin bir versiyonu aslında. “Neden” sorusuna “Neden olmasın”, “Tanrı bilir” ya da “Çünkü öyle” cevabı verilen, sınıfın ortasına sandalyesini çekip o sandalyenin var olduğunun kanıtlamasını isteyen profesöre “Hangi sandalye” yazılan çeşitlemeler de az eğlenceli değil.

Mükemmel bir sınav hikâyemiz daha var. Fizik öğrencimize bir barometre ile bir gökdelenin yüksekliği nasıl ölçülür diye soruluyor. “Çatıya çıkar, barometreye bir ip bağlar, aşağıya sarkıtır ve ipin boyunu ölçerim” cevabı beğenilmiyor ve öğrenci sınıfta kalıyor. Elbette itiraz ediyor, profesör kurulu, sonuçta cevabın doğru olduğunu ancak fizik yasaları kullanılmadığı için sayılamayacağını, kendisine beş dakika vereceklerini ve bu süre içinde doğru cevabı verirse geçeceğini bildiriyor. Dört dakika boyunca sessizce duvara bakan öğrenciye neden cevap vermediği soruluyor, o da çok fazla cevabı olduğunu ve birini seçemediğini söylüyor. Kahramanımızdan hepsini anlatması isteniyor ve o da saymaya başlıyor; “Barometreyi dikine yere koyar, önce boyunu sonra gölgesinin boyunu ölçerim. Oranı bulup binanın gölgesine uygularsam binanın boyunu bulurum.” “Yangın merdiveninden binaya çıkarken bina kaç barometre boyunda ölçer, sonra barometrenin boyuyla çarparım.” “Gerçekten sıkıcı olmamı isterseniz yerdeki ve binanın tepesindeki basıncın milibar cinsinden farkını metreye çevirebilirim ama ben daha bilimsel yaklaşıp barometreyi binanın tepesinden yere bırakmayı, yere düşme süresini ölçmeyi ve S=1/a.t2 formülü ile yüksekliği bulmayı tercih ederim.” Öğrencinin, bu cevaplardan daha basit bir çözümü olup olmadığını soran kurula verdiği cevap da efsanevi: “Bir önceki yöntem barometre için kötü olur, en iyisi kapıcıya gidip binanın yüksekliğini söylemesi karşılığında ona gıcır gıcır bir barometre öneririm”. Bu şaşırtıcı öğrenci Aage Niels Bohr’un 1795 Nobel Fizik Ödülü’nü kazandığını da ekleyelim.

Başka bir sınav sorusu yamultması da şöyle... Edebiyat dersinin kompozisyon sınav kâğıdında “Aşağıdaki üç sorudan birini seçin” yazıyor. Pırıl pırıl öğrencimiz de “İkinciyi seçtim” diyor ve tam not alıyor. Elbette bu tür zekice hikâyelerin zaferle bitmesi kaçınılmaz, ama gerçekte böyle bir kâğıda tam not verecek kadar rahat ve esprili bir hoca olduğunu sanmıyoruz.

Kuşları sever misiniz? Biyoloji profesörünüz bu hikayedeki gibi olsaydı o zaman sorardık bir de. Efsanevi profesör, final için öğrencilere “yaşayan bütün kuşlar hakkındaki her şeyi bilmeniz gerekecek” şeklinde bir açıklama yapıyor. Final günü geldiğinde içinde doldurulmuş kuşlar olan beş kesekâğıdı getiriyor ve masasına koyuyor. Kesekâğıtlarını biraz kaldırıp sadece kuşların ayaklarını göstererek öğrencilerden hangi kuş olduklarını bilmelerini istiyor. Hiçbirini bilemeyen kahramanımız kızcağız da sınav kağıdını buruşturup profesöre atarak sınıftan çıkmaya kalkıyor. Profesör “orada dur bakalım, senin ismin nedir” deyince kızımız da eteğini dizlerine kadar çekip “siz söyleyin” diyor. Gerçek mi bilemiyoruz.

Amerika’da üniversite okumanın yıllık masrafı 40 bin dolarlara kadar çıkabiliyor. Bu masraf, University of Illinois’de ilk yılını okuyan Mike Hayes’in belini o kadar bükmüş ki Mike baştan saçma gibi duran ama sonunda dahiyane bir plana dönüşen bir fikir bulmuş. Chicago Tribune gazetesinin sevilen yazarı Bob Greene’e bir mektup yazmış ve okuyucularından yastıkların arasına düşmüş, koltuğun altına kaçmış bir penny bulup kendisine göndermelerini istemiş. Bir penny, bir doların yüzde biri oluyor. Sonuç, 2,8 milyon kişi birer penny göndermiş ve Mike toplanan 28,000 dolar ile bir yıllık ücretini rahat rahat ödemiş. Gerçek ve harika bir efsane.
 


Giriş Sayfası Yap   
   









Hosting Hizmetleri